Tarihin gördüğü en zalim rejimlerinden bir olan Irak Baas rejimi, 22 Eylül 1980 tarihinde küresel ve bölgesel destekçilerinin destek ve kışkırtmasıyla İran İslam Cumhuriyeti’ne topyekun bir savaş başlattığında, beşikteki bebek misali yeni doğmuş İslam Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, bölgesel sultasını daha da genişletmeyi planlamıştı.

Tarihin gördüğü en zalim rejimlerinden bir olan Irak Baas rejimi, 22 Eylül 1980 tarihinde küresel ve bölgesel destekçilerinin destek ve kışkırtmasıyla İran İslam Cumhuriyeti’ne topyekun bir savaş başlattığında, beşikteki bebek misali yeni doğmuş İslam Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırarak, bölgesel sultasını daha da genişletmeyi planlamıştı.
 
Ancak Saddam rejimi sınırsız askeri, mali ve lojistik destek ile sürdürdüğü savaşında planladığı hiçbir hedefine ulaşamadığı gibi, cephelerde üst üste ağır yenilgiler almaya başlamış, kan içici Baas rejiminin temelleri de sallanmaya başlamıştı.
 
Baas rejimi bir taraftan ülkenin güneyinde, Basra, Mecnun ve Fav bölgelerinden ağır hezimete uğrarken diğer taraftan da kuzeyden Kürdistan bölgesinde Kerkük, Halepçe taraflarında da peş peşe yenilgiler almıştı. 
 
İran sınırına yakın Halepçe bölgesinin İran ve Kürdistan savaşçılarının ortak operasyonuyla baas rejiminin sultasından özgürleştirilmesi, zalim Saddam’ı tamamen çılgına çevirmiş, daha önce de değişik bölgelerde İranlı savaşçılara karşı kullanılan kimyasal bombalar, bu kez Irak Kürdistan’ında masum ve savunmasız halka karşı kullanılınca, hiçbir vicdanın unutamayacağı ve tarihin kayıtlarına “mazlumiyet simgesi” olarak geçen o meşum Halepçe katliamı ortaya çıkmıştı.
 
Halepçe’nin semalarında uçan savaş uçakları, evlerinde, tarlalarında, sokaklarında bulunan binlerce kadın, çocuk, yaşlı Kürd’ün üzerine kimyasal bombalar yağdırarak bölgeyi tamamen bir katligaha çevirmiş, anne kucaklarında süt emen bebekler ve yavrular bile, ağızlarından akan köpüklerle hayata veda etmişlerdi.
 
Halepçe katliamı, özelde mazlum Kürd halkına yönelik gerçekleştirilmiş tarihin en barbar saldırılarından biri olsa da, bu saldırı tüm insaniyete ve insanlık adına ne kadar değer varsa hepsine birden yapılmış faşist bir saldırıdır. Bu katliam mazlum Kürd halkının ırkçı faşist güçlerin elinden çektiği zulüm ve cefaların bir yenisi olsa da, “mazlumiyet” denilince akla hep Halepçe gelmiştir. 
 
Halepçe demek, bir bölgenin, bir kentin, bir yerleşim alanının adı değil; Halepçe demek, acının, hüznün, yalnızlığının, zulüm ve tuğyanın, ihanet ve düşmanlığının sınır tanımaz boyutları demektir. Halepçe demek; mazlum bir halkın varlığına, hukukuna, onuruna, insanca ve özgürce yaşam hakkına karşı tarihte emsali görülmeyen bir zorbalıkla, tarifi imkansız bir şekilde saldırılıp dünya durdukça unutulmayacak bir zulmün zehirle yazılması demektir.
 
Diğer taraftan Halepçe demek, vicdan ile hakkaniyetin, fıtrat ile yüreğin nerelerde temiz, nerelerde kirliği olduğunu ayıran bir turnusol kağıdı demektir. Onun için Halepçe, bu hunhar katliamın sadece yıldönümlerinde değil, geçen her gün ve her saatte, alınıp verilen her solukta bile, hakkın ve adaletin neresinde durduğumuzu gösteren bir pusula demektir.
 
Takvim sayfaları 16 Mart’ı gösteredursun, biz Halepçe’yi sadece bu günde değil, her zaman yüreklerimizde taşıyacağız. Onun için zulüm ve zalimleri, ihanet ve hainleri, tuğyan ve azgınları hiçbir zaman unutmayacak, bütün coğrafyamızda, bütün yeryüzünde gerçek anlamda ayrımsız ve ayrıcalıksız adalet düzeni kuruluncaya kadar, Halepçe’yi bir sınav kağıdı olarak elimizde tutacağız…
 
Halepçe seni hiçbir zaman unutmadık ve asla unutmayacağız…
 
KUDÜSDER
 
KUDÜS GÖNÜLLÜLERİ